4 Nisan 2013 Perşembe

LJUBLJANA'DAN "ADVENT" MANZARALARI

Ljubljana'daki ilk akşamım Noel kutlamalarının başlamasına denk gelmişti. O akşam Advent denilen dört haftalık dönemin başlangıcıydı. Bir ay boyunca kentlerin ana meydanlarında sahneler kuruluyor, konserler veriliyor, Noel pazarlarında şekerler, süsler satılıyordu. İşte Noel ışıklandırmalarıyla ışıl ışıl olan Ljubljana'dan birkaç enstantane...

?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ?????????????????????? ??????????????????????  ?????????????????????? ?????????????????????? ??????????????????????  ??????????????????????

19 Aralık 2012 Çarşamba

KAFASI KARIŞIK KARTALIN YUVASI, ARNAVUTLUK


Giriş:


Balkan diyarlarına ilk seyahatimin üstünden üç yıl geçti. İlk başta sadece atalarımdan birinin mezarını ziyaret etmek istiyordum. Ne de olsa kökenlerim Rumeli’ye dayanıyordu ve Balkanlar bir şekilde beni cezp ediyordu. Seyahatin hesaplı olması, vize gerekmemesi de önemli bir etkendi. Ama zamanla bu çekim daha büyük bir isteğe dönüştü. Farklı bir boyut kazandı ve giderek tüm Balkan ülkelerini kapsayacak bir proje haline geldi.


Bir heves olarak başlayan, ancak zamanla kafamda sınırları çizilen bir rotaya dönüşen projenin miladı da Arnavutluk planları yapmaya başlamam sayılabilir. Daha önce iyi kötü kendi kökenlerimle ilgili yerleri seçmeye çalışırken, Arnavutluk seyahatime temel olacak hiçbir kişisel neden yok. Neden Arnavutluk sorusuna cevap vermem zor. Belki de vize istenmemesi ve geriye kalan Balkan ülkelerine göre daha hesaplı görünmesi…


Belki de bu seyahatten başlayarak, atalarımın tarihine yaptığım yolculuk kendi kişisel tarihime dönüşecek ve Balkanlara dair deneyimlerim başka gezginlere ışık tutacak. Belki bir hayal, belki de bir heves… Ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün kafamdaki Balkan rotasını tamamlamaya kararlıyım. Bunun için de Arnavutluk’la yoluma devam edeceğim.


3 Şubat 2012 Cuma

TANIŞTIĞIMA MEMNUN OLDUM, SIRBİSTAN

Giriş

Önyargılarım vardır. Şarkılar, yazarlar, yemekler, insanlar ve ülkeler hakkında… Kimse “benim önyargım yok” demesin. Kimi tadını bilmeden patlıcan yemez, kimi ufacık örümcekten nefret eder. Bana göre; insan bilmediği, tanımadığı şeylere, en çok da diğer insanlara karşı önyargılıdır.

Sırbistan’a gitmeye karar verip de bu seyahatime sebep teşkil edecek bir zemin düşünürken önyargılarım aklıma geldi. Ne benim Sırplara yönelik düşüncelerim olumluydu ne de Sırbistan ve Sırplar deyince çevremden olumlu titreşimler alıyordum. Düşüncelerimiz nasıl olumlu olsun ki? Henüz öğrenciyken, tarih derslerinde Sırplarla karşılaşmamız 1. Kosova Savaşı’nın sonunda Sultan 1. Murat’ın bir Sırp tarafından şehit edilmesiyle olur, üstelik sultan yaralı Sırp’a yardım eli uzatmıştır. Sonrasında ise Rumeli’nin fethi boyunca, Balkan Savaşları’na kadar Türklerle Sırplar sürekli karşı karşıya gelmiştir.

Daha sonraları ise 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olan ilk kurşun yine bir Sırp tarafından Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’a sıkılır. Son olarak da 90’larda Balkanlarda yaşanan kaosun ve binlerce Müslüman Boşnak ve Arnavut’un ölmesinin en büyük sorumlusu olarak görülürler. İçinde yaşadığımız coğrafyada Boşnak ve Arnavutlarla olan organik bağlarımız bir yana, yaşanan acılara ve yapılan zulmün hâlâ süren etkilerine kayıtsız kalmak imkansızdır. Bu nedenle sadece bizler tarafından değil, pek çok toplum tarafından Sırplar “kötü çocuk” olarak nitelendirilmektedir.

Doğruya doğru. Bu yolculuğu yapmaya karar verdiğimden andan itibaren tedirgindim. İster istemez kötü bir muameleyle karşılaşır mıyım diye aklımdan geçiriyordum ve zaman zaman düşman topraklarına girecekmişim gibi hissediyordum. Ancak yapılan mezalimi, tanık olunan acımasızlığı tüm topluma yüklemek doğru mu? Öyle olsa bile insanlar gibi toplumlar da değişemez mi? Yüzyıllarca süren bir düşmanlık bitmiş olamaz mı? Bilmiyorum. 4-5 gün gibi kısa bir sürede bu soruların cevaplarını bulabilir miydim, onu da bilmiyorum. Ama bunun için Sırbistan’a gidiyordum. Sonuçta iyi de olsa kötü de, önyargılarımı yargıya dönüştürmek için…

14 Eylül 2010 Salı

EŞİNİ BULMASI ZOR DİYAR: MALATYA



Kimi şehirlerin niteliklerini övmek için başka şehirlere benzetme yapılır. Doğu’nun Paris’i, Kuzey’in Venedik’i gibi yakıştırmalar dünyanın her yerinde çeşitli şehirler için kullanılır. Ancak bir kenti başka bir kente benzeterek övmek ne kadar doğrudur? Hele bu kentin kendine özgü ve belirgin pek çok özelliği varsa…

Malatya’ya da benzer yakıştırmaların yapıldığını duymuştum; Doğu’nun Paris’i gibi… Ancak Malatya’nın o kadar köklü bir tarihi, renkli bir kültürü ve zengin nitelikleri var ki nevi şahsına münhasır bir kenttir doğrusu. Bunu oraya gittiğimde daha iyi anladım.

Malatya’yı anlatmak değil ama nereden başlayacağımı belirlemek zor. Tarihinden başlasam bir yazı yetmez, kayısı desem belli başına bir yazı konusu, yemekleri öyle… Kültürü desem roman olur. Belki en iyisi çok detaya girmeden izlenimlerimi, gördüklerimi anlatmak; yeri geldikçe her şeyden bir tutam katarım.


26 Temmuz 2010 Pazartesi

ZENGİNLİĞİNİN FARKINDA OLMAYAN İL: UŞAK


Bazı şehirlerin biraz ihmal edildiğini düşünmüşümdür. Özel bir nedeniniz yoksa veya yerlisi değilseniz, gidip görmek pek ilginizi çekmez. Hele oranın turistik yönden pek bir cazibesi yoksa ya da daha doğrusu bilinmiyorsa... Kaç kişi kalkıp da “Hanım, bayramda Karaman’a gidiyoruz” der? 3-4 günlük bayram tatilinde plajda bronzlaşıp dönmeyi düşünen hanımı, hayal kırıklığına uğratacaktır bu.

Uşak da bana göre bu talihsiz illerden biridir. Çevresindeki kentlerden çeşitli defalar geçmiş, hatta konaklamış olsam da Uşak’a yolum bile düşmedi. Afyon deyince kaymak, Kütahya deyince porselen aklıma gelir de Uşak deyince hiçbir kavram belirmez zihnimde.

30 Haziran 2010 Çarşamba

NEDEN YAZIYORUM?

Öncelikle bunun bir gezi yazısı olmadığı konusunda sizi uyarmak isterim. Eğer gitmediğiniz bir şehri tanımak, sarayların, şatoların fotoğraflarını görmek ya da bir sonraki gezinize rehberlik yapacak tüyoları bulmak niyetindeyseniz, “geri” tuşuna basıp bir sonraki yazıya geçmenizi öneririm.

Neden yazıyorum? Aslında bu çok geniş anlamlı bir başlık oldu. “Neden gezilerimi yazıyorum?” demek daha doğru olurdu. Bazıları “Neden geziyorum?” demeyi tercih edebilir. Ama hayır. Gezmek ve gezilerini yazıya dökmek farklı şeyler.

30 Mayıs 2010 Pazar

PRAG’DA ERKEN BAHAR


Giriş:

Karanlık dar sokaklar... Nemli Arnavut kaldırımları… Solgun yanan sokak lambaları… Birahanelerden yükselen içki şarkıları… Açılan bir kapının aralığından sokağa düşen sarı bir ışık huzmesi… Ve kuytu sokaklarda yankılanan ayak sesleri… Prag deyince biraz Kafkaesk, biraz dışavurumcu böyle bir görüntü beliriyor zihnimde. Demirperde gerisindeki Prag’ın artık casusluk filmlerinde kalmış imajının belleğimde yeniden canlanması belki de.

Ancak binlerce yıllık köklü geçmişi, Gotik’ten Kübizm’e uzanan pek çok mimari stili bir arada barındırması, hiç durmayan kültür ve eğlence hayatı nedeniyle Prag, Kadife Devrim sonrası tüm dünyadan gezginler için popüler bir uğrak noktası oldu. Hatta fazlasıyla popülerleşti ve eski ruhunu kaybetti diyenler de var.

Bakalım 10 güne yayılan seyahatimde “Küçük anne Prag” bana hangi yüzünü gösterecek? Somurtkan ve donuk bakışlı bir Kafka karakterini mi, her yerde izimi süren ve beni tedirgin eden bir gizli servis ajanını mı, yüzyıllara yayılan kültürel birikimiyle mağrur bir soyluyu mu, yoksa yıpranmış yüzünde ağır bir makyaj taşıyan Çek güzeli mi?